Mustafa Erdoğan

Mustafa Erdoğan


25 Aralık 2009
font boyutu küçülsün büyüsün

Yeni Anayasanın Temel İlkeleri


Yeni Anayasanın Temel İlkeleri

Mustafa Erdoğan / Hür Fikirler /  25 Aralık 2009

1. Giriş

Türkiye’nin demokratik inisiyatifle yapılacak yeni bir anayasaya acilen ihtiyacı var. Sivil-demokratik yöntemle yapılacak böyle bir anayasa Türkiye toplumunun devleti yeniden kurmak üzere kaderini kendi ellerine aldığının bir göstergesi olacaktır. Bu aynı zamanda toplum üzerindeki devletçi-bürokratik vesayetin reddedilmesi anlamına gelecektir.

Yeni anayasanın başlıca hedefleri ise özgürlük, adalet ve refah olmalıdır. Bunun için anayasanın insan haklarını ve hukuk devleti güvencelerini tesis etmesi ve serbest piyasa ekonomisinin normatif temellerini sağlaması gerekir. Adaletin tesisi için ayrıca devletin ideolojiden arındırılması da şarttır. Bunlar aynı zamanda  yurttaşların, onların demokratik temsilcilerinin ve sivil örgütlerin kamusal meseleleri özgürce tartışabilmeleri için de zorunludur.

2. İdeolojik Tarafsızlık

Yeni anayasa her şeyden önce ideolojik bakımdan tarafsız olmalıdır. Çünkü, devlet ideolojisinin varlığı özgürlükle de adaletle de bağdaşmaz, bu ancak totaliter devletlere yakışan bir durumdur. Bir resmi ideolojinin olduğu yerde kamu meseleleri özgürce tartışılamaz; toplumun içindeki farklı dünya görüşü, ideoloji ve hayat tarzlarına sahip gruplar karşısında devlet tarafsız olamaz. Devlet ideolojisine yakın duranlar diğerleri karşısında daima avantajlı olur. Ayrıca, resmi ideoloji kurulu düzeni demokratik değişim talepleri karşısında tahkim etmeye yarar; demokrasi karşısında bürokrasiyi hakim kılar. Resmi ideoloji hukuku yozlaştırır, onu hakların güvencesi olmaktan çıkarır, mahkemeleri kurulu düzenin değişmezliğinin garantileri haline getirir. Mahkemelerin ideolojik davrandığı yerde ise hak-hukuk ve adaletten eser kalmaz; tam aksine, hukuk bir baskı ve sindirme aracı haline gelir.

Ancak, tarafsızlık anayasanın hiçbir normatif tercihi içermeyeceği anlamına gelmez. Hür bir toplumun anayasası elbette herkes için hürriyet ve adaleti, herkesin kamusal meselelerde eşit söz hakkını güvence altına almak zorundadır. Başka bir ifadeyle, özgürlük, insan hakları, hukuk devleti, adalet ve barışı anayasayla güvence altına almak tarafsızlığa aykırı değildir. Çünkü bunlar, hangi dünya görüşü ve ideolojiye mensup olursak olalım, hepimizin kendimizi gerçekleştirmek, hayatı kendi iyi anlayışlarımıza göre yaşamak ve barış içinde bir arada var olabilmek için ihtiyacımız olan çerçeve değerlerdir. Tarafsızlığa aykırı olan, böyle genel ve soyut bir ortak varoluş çerçevesi kurmak değil, anayasa ve kanunlarla belli bir ideoloji veya hayat tarzını kayırmak yahut ayrıcalıklı hale getirmektir.

3. Kültürel Çeşitliliğin Tanınması

Ulus-devletlerin temel ideolojisi olan milliyetçilik başlangıçta halkların yabancı boyunduruğundan kurtulmalarını ve kendi kaderlerini tayin etmelerini teşvik eden siyasi bir dinamik iken, adına hareket ettiği ulusun devletini bir kere kurup da yerleştirince, bu sefer “ulus”u tahkim etmek üzere toplumu homojenleştirme amacına yöneldi. Böylece etnik bir-örneklik ulus-devletlerin karaktersitik vasfı haline geldi. Oysa, hiçbir yerde toplum homojen değildir; günümüzde her toplum kendi içinde etnik, kültürel ve dini bakımlardan farklı grup veya toplulukları barındırır. Bu durum elbette Türkiye için de böyledir. Yaklaşık bir asırlık resmi tez bizi aksine inandırmaya çalıştıysa da, bugün kültürel çeşitliliğin Türkiye toplumunun da tanımlayıcı bir özelliği olduğu artık saklanamaz hale gelmiştir.

Hür bir toplumun anayasası toplumun çoğulculuğunu tanıyan bir anayasadır. Toplumsal gerçekliğin red ve inkârına dayanan bir anayasa ve hukuk sistemi kaçınılmaz olarak özgürlüğü de boğar. Çoğulculuğun unsurlarının özgür olmadığı yerde toplumsal barış da mümkün değildir. Kaldı ki, kültürel çeşitliliği tanımak sadece maddi bir zorunluluk da değildir, ahlâki olarak da buna mecburuz. Çünkü, hiçbir dünya görüşü veya kültür başkalarına üstünlük iddiasında bulunacak durumda değildir. İnsanlar farklı kültürlerden birçok şey öğrenebilirler; en başta da, hayatın kendi aşina olduğumuzdan farklı bir şekilde anlamlı olarak yaşanabileceğini öğrenebiliriz. Onun için, özgürlük ve barışı önemseyen bir anayasanın kültürel farklılıkları tanıması ve saygı göstermesi, onların kendini geliştirmesinin önündeki keyfi engelleri kaldırması gerekir.

4. Doğal Haklar ve Özgürlük Karinesi

Yeni anayasanın insan haklarını doğal haklar olarak tesis etmesi gerekir. Bu, kişilerin bu haklara anayasada tanındıkları için değil, doğal haklar olarak doğuştan sahip oldukları anlamına gelir. Başka bir anlatımla, özgür bir toplumun anayasası insan haklarını tanımazlık edemez. Ama mesele insan haklarını şeklen tanımaktan ibaret değildir; önemli olan, anayasanın öngördüğü insan hakları rejiminin tümüyle doğal haklar anlayışına uygun olmasıdır. Bunun da bazı standartları vardır.

Birincisi, anayasanın tanıdığı temel haklar listesinin insan haklarını tüketmediğinin kabul edilmesidir. Yani, insan haklarımız anayasada yazılanlardan ibaret değildir.

İkincisi, temel hakların sınırlanmasında özgürlük karinesinin esas alınmasıdır. Buna göre, kişiler için özgürlük esas kısıtlama istisnadır. Bunun pratik anlamı,  son derece hayati veya mübrem nedenler olmadıkça, temel hakları sınırlamaktan kaçınmak gerektiğidir. Buna bağlı olarak, kanuni sınırlama nedenleri hem mümkün olduğunca dar tutulmalı, hem de bu nedenler yorum yoluyla keyfi olarak genişletilmemelidir. Bu açıdan bakıldığında, tipik sınırlama nedeni başkalarının haklarına zarar verilmesi durumudur. Bunun dışındaki sınırlama nedenleri mutlaka “barış içinde bir toplumsal varoluş” amacıyla ilişkili olmak zorundadır. Başka kişi veya grupları özel olarak yararlandırmak için bazı kişilerin temel haklarına sınırlama getirmek bu amaca aykırıdır.

5. Özgürlükçü Lâiklik

Tarihsel olarak lâikliğin doğuş nedeni, devletin topluma bir din dayatmasını önlemek, böylece toplumu din temelli devlet baskısından korumaktır. Başka bir anlatımla, lâiklik toplumu hem devlet baskısından hem de dinsel baskıdan özgürleştirir. Lâikliğin esas olarak özgürleştirici bir ilke olmasının anlamı burada saklıdır.

Mamafih, “dinsel baskıdan özgürleşme”yi dinden özgürleşmekle karıştırmamak gerekir. Lâîkliğin amacı toplumu dine dayalı bir devletten gelecek baskıdan özgürleştirmektir, dinden özgürleştirmek değil. Özgür bir toplumda dinden özgürleşme bazı kişi veya grupların amacı olabilir, ama devletin amacı olamaz. Çünkü, toplumu dinden korumak isteyen bir devletin de, aynen din devleti gibi, baskıcı olması kaçınılmazdır. Oysa, lâik devlet diğer özgürlükler yanında din özgürlüğünü de garanti eden devlettir.

Öte yandan, özgürleştirici lâiklik aynı zamanda toplumsal barışın da temelidir. Çünkü, lâik bir devlette din, mezhep veya din yorumları bakımından var olan farklılıklar devlet için olduğu kadar kişi ve gruplar için de zora başvurma nedeni olamaz. Lâiklik dini ve ahlâki meselelerdeki vicdani kanaatler söz konusu olduğunda karar yetkisini ilgili kişi ve gruplara bırakır; bu alana devletin olduğu gibi başka iradelerin de karışmasına izin vermez. Böylece, lâiklik bir toplum içindeki farklılıkların barışçı bir şekilde bir arada var olmasına hizmet eder.

Türkiye’nin resmi lâiklik anlayışı bu esaslarla birçok bakımdan uyuşmamaktadır.  Türkiye’de devlet her ne kadar doğrudan doğruya belli bir dini topluma empoze etmiyorsa da, bu alanı tamamen inananların yetkisine terk etmiş de değildir. Bir kere, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla devlet Sünni İslâmı düzenlemekte ve yorumlamaktadır. Bu ise hem bu inanca mensup vatandaşların din özgürlüğüne bir müdahale teşkil etmekte, hem de bu inançtan olmayan vatandaşlara karşı bir ayrımcılık oluşturmaktadır. Ayrıca, devlet hiçbir dini inancın mensuplarının kendi inançlarını sivil alanda serbestçe örgütlemesine de izin vermemektedir. Başka bir ifadeyle, devlet hukukunu dinden bağımsız olarak oluşturmaya devam etmekle beraber, genel olarak örgütsel anlamda din-devlet ayrılığını reddetmiş, Sünniliğin ise yorumunu kendi tekeline almış olup onu denetimi altında tutmaktadır. 

Öte yandan, devlet kendi konumunu hukuk sistemini dinden bağımsız olarak oluşturmakla sınırlamamakta, fakat başta yargı olmak üzere kimi devlet kurumları lâikliği devletçe desteklenmesi gereken din-karşıtı bir felsefe gibi yorumlamaktadırlar. Bu yoruma göre, din tamamen vicdani bir mesele olup inananların dünya işleriyle hiçbir ilgisi olmamak gerekir. Bunun pratik anlamı, devletin lâiklik adı altında toplumun sekülarizasyonunu hedeflemesidir. Böylece lâiklik, bu ilkenin sahici anlamına ters bir şekilde, kısmen de olsa toplumu “dinden özgürleştirme” olarak anlaşılmaktadır. Kısaca, lâiklik siyasi-hukuki bir ilke olmaktan çıkmakta ve devletin izlemesi gereken bir toplum felsefesi haline gelmektedir.

İşte yeni anayasanın bütün bu kusurlardan arındırılması ve lâikliği olması gereken işlevine –özgürlük ve barış ilkesi- geri götürmesi gerekiyor. Bunun pratik iki sonucu var. Birincisi, DİB’in kaldırılması ve her türlü dini yorumun serbestçe örgütlenmesine izin verilmesidir. İkincisi ise, dine her türlü referansı kategorik olarak “din istismarı” veya “hakkın kötüye kullanılması” saymasıyla yukarıda işaret ettiğim lâikçi felsefenin izlerini taşıyan yürürlükteki anayasanın 24. maddesinin son fıkrası benzeri bir hükme yeni anayasada yer verilmemesidir.

6. İdarî Adem-i Merkeziyet

Türkiye’nin idari sistemi son derece merkeziyetçi ve vesayetçidir. Böyle bir sistemin medeni dünyada hiçbir benzeri bulunmamaktadır. Yürürlükteki anayasa mahalli idareleri şeklen tanımış olsa da, bunları hem idari anlamda bile özerk olacak şekilde yeterince yetkilendirmemiş, hem de bunların seçilmiş organlarını merkezi idarenin sıkı vesayeti altına sokmuştur. Oysa, sahici bir adem-i merkeziyet kolluk, eğitim ve sağlık gibi hizmetlerin büyük ölçüde mahalli idarelere devrini ve bunların söz konusu hizmetler için gerekli kaynaklarla donatılmalarını; hem de İçişleri Bakanlığı, valilik ve kaymakamlıkların bunlar üzerindeki vesayet yetkilerinin büyük ölçüde kaldırılmasını gerektirmektedir. Esasen, yerel düzeydeki yönetimlerde halihazırda var olan -merkezi idarenin taşra teşkilâtı ve mahalli idare şeklindeki- ikilik anakronistik bir durumdur. Sadece demokrasi ilkesi değil, etkin idare ilkesi de bu ikiliğin kaldırılmasını gerektirmektedir.

7. Silahlı Kuvvetlerin Sivil Denetimi

Silâhlı kuvvetlerin sivil denetimi demokratik bir rejimin vazgeçilmez esaslarındandır. Silâhlı gücün sivil denetim altında olmadığı bir yerde, demokrasi şöyle dursun, esasen medeni bir sistem de kurulamaz.

Türkiye’de bu bakımdan da ciddi sorunlar vardır. Anayasa her ne kadar genelkurmay başkanı ile başbakan arasında bir “sorumluluk” ilişkisi kurmuşsa da, bu sivl denetim ilkesinin tam olarak gerçekleşmesini sağlamaya yetmiyor. Çünkü, her şeyden önce, idare hukukunun temel örgütlenme ilişkisi olan hiyerarşiden bilinçli olarak farklılaştırılmış olan bu “sorumluluk”un anlamı açık değildir. Burada sanki, anayasa hukukunun siyasi sorumluluk ilkesine benzer bir durum vardır. Onun için, silâhlı kuvvetler başbakanlarca da özerk bir kurum gibi alglanmakta, bu da onları genelkurmay başkanlarının hiyerarşik amiri gibi davranmaktan alıkoymaktadır. Öte yandan, bu “sorumluluk” ilişkisi dışında, silâhlı kuvvetler merkezi idareden özerk biçimde örgütlenmiştir. Bu yapı içinde milli savunma bakanı genelkurmay başkanının amiri değil, kendisine maliye ve personel açısından lojistik destek sağlayan bir yardımcısı olarak işlev görmektedir. Yeni anayasanın bu yapıyı kökten değiştirmesi ve silâhlı kuvvetleri savunma bakanlığının bir alt kurumu halime getirmesi gerekmektedir.

Öte yandan, Milli Güvenlik Kurulu’nun anayasal bir kurum olarak varlığı da silâhlı kuvvetlerin siyasi bir aktör olarak algılanmasını ve buna uygun hareket etmesini kolaylaştırmaktadır. Onun için bu kuruma yeni anayasada yer verilmemesi rejimin selâmeti açısından şart görünmektedir. Böyle bir kuruma Türkiye’nin gerçekten ihtiyacı varsa, eski Milli Savunma Yüksek Kurulu örneğinde olduğu gibi, bu konu bir kanunla düzenlenebilir. Bu arada, yeni anayasada Yüksek Askeri Şura’nın da adının geçmemesi gerekir.

Aslına bakılırsa, Türkiye’de silâhlı kuvvetlerin sivil denetimiyle ilgili sorunlar sadece mevcut kurumsal düzenlemelerden de kaynaklanmıyor. Silâhlı kuvvetlerin tam olarak sivil denetim altına alınamaması, bu kurumun kendi görevini vesayetçi bir anlayışla temellendirmesinden ileri gelmektedir. Türkiye’de silâhlı kuvvetler “milli savunma” teşkilâtı olmaktan önce, demokratik siyaset üzerindeki bir vesayet kurumudur. Bu durum da esas olarak rejimin ve anayasanın ideolojik niteliğinden kaynaklanmaktadır. Onun için, anayasa ideolojik bakımdan tarafsızlaştırılmadığı sürece, kurumsal düzenlemelerde yapılacak iyileştirmeler bu sorunu çözemez. Silâhlı kuvvetlerin kendisini resmi ideolojinin bekçisi olarak görmekten vazgeçmesini kolaylaştıracak bir yol da, profesyonel ordu sistemine geçilmesi olacaktır.

8. Özgür ve Özerk Üniversite

Türkiye’de epey bir zamandır üniversitelerin özerk olmadığından şikâyet ediyoruz. Bunda elbette haklıyız, ama üniversitelerle ilgili asıl mesele başka yerdedir: Özerk olmadan önce üniversitelerin özgür olması gerekir.  Üniversite özerkliğinin hizmet etmesi gereken asıl amaç özgür bilimsel araştırma yapabilmektir. Özerklik savunucuları bu noktayı genellikle göz ardı ettikleri için, özerklik talebi ortalama vatandaş tarafından bilim adamlarının kendileri için ayrıcalık peşinde koştukları şeklinde anlaşılmaktadır. Aslına bakılırsa, bilimsel faaliyetin özgür olmasını savunmayıp sadece “üniversite özerkliği” davası güdenlerin durumu gerçekten de böyledir.

12 Eylül rejiminin kurduğu YÖK sistemi üniversiteler ve akademisyenler üzerindeki bir vesayet kurumudur. Böylesine merkeziyetçi ve sadece idare ve koordinasyonla ilgilenmeyip akademik işlere de karışan bir kurumun olduğu yerde üniversitelerin özerk olması mümkün olmadığı gibi, özgür bilimsel araştırma yapılabilmesi de istisnai bir başarı olmaktan kurtulamaz. Onun için, özerklik her şeyden önce, YÖK’ün kaldırılmasını ve ayrıca üniversitelerde de idari iş ve görevlerin akademik olanlardan ayrılması gerekir. Bu arada, vakıf üniversiteleri devlet vesayetinden kurtarılmalı, gerçekten özel ve sivil olmalıdırlar. Nihayet, mesleki yüksek öğretim kurumları üniversite sisteminin dışına çıkarılmalıdır.

Asıl mesele olan özgürlüğe gelince, bu her şeyden önce devletin ideolojiden arındırılmasını ve buna bağlı olarak da üniversite öğretim müfredatının ve akademisyenlerin anayasa ve yasayla dayatılan ideolojik cendereden kurtarılmasını gerektirir. Açıktır ki, bilim insanlarına resmi ideolojiye sadakati buyuran ve bundan sapanları meslekten çıkarılma dahil ciddi yaptırımlarla karşı karşıya bırakan mevcut sistemde özgür bilimsel araştırma yapılamaz. Ayrıca, akademik işlerle idari işlerin ayrılmış olmadığı mevcut sistemde böyle bir zorunluluk, bugün olduğu gibi, akademisyenleri yozlaştırma ve sistemi liyakat esasından caydırma istidadı taşır.

9. Yargının Demokratikleşmesi ve Tarafsızlığı

Nasıl ki, üniversite söz konusu olduğunda özgürlükten önce özerklik gündeme getirilmektedir, bunun gibi, yargı söz konusu olduğunda da tarafsızlıktan önce bağımsızlık vurgulanmaktadır. Yargı elbette yasama ve yürütmeden bağımsız işlemelidir. Ama eğer yargının bağımsızlığı onun tarafsızlığına hizmet etmiyorsa çok fazla anlamlı değildir. Hatta, ülkemizde halihazırda olduğu gibi, yasama ve yürütmeden bağımsızlığı yargının devlet ideolojisinin emrine girmesine yarıyorsa, durum gerçekten vahimdir. Çünkü, bu durumda yargı tarafsız adaletin icracısı ve özgürlüklerin koruyucusu olmaktan çıkıp, devletin toplum üzerindeki bir vesayet aygıtı haline dönüşür.

Bu çerçevede, mevcut haliyle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’yla ilgili asıl problem adalet bakanı ile müsteşarının onun üyesi olması değil, fakat Kurulun bir yandan demokratik temsiden yoksun olması, öbür yandan da bürokratik devlet adına yargıya vesayet etmesidir. Onun içindir ki, mevcut yapısıyla bir tür zümre iktidarı niteliğinde olan bu Kurulun daha geniş kapsamlı ve temsili hale getirilmesi sağlanmadıkça; yürütmeden tamamen yalıtılmış, kendine ait sekreteryası olan bir yapıya kavuşturulsa bile, bu Türkiye’nin yargı sorununu çözemez ve bizi “tarafsız ve demokratik yargı” idealine yaklaştıramaz. Sözünü ettiğim demokratik temsil eksikliğinin giderilmesinin önemli bir ayağını, Kurula bütün hakimleri temsil edecek şekilde temsilciler seçilmesi oluşturacaktır.

(Türk Demokrasi Vakfı’nın gerçekleştirdiği “Demokrasi ve Anayasa Sempozyumu”nda 22 Aralık 2009’da yapılan konuşma.)















Yorum ekleYorum ekle
Yorumlar


  Henüz yorum yapılmamış





Bu yazarın diğer yazıları